Klasik bir insanım ben,
Klasik hikayeler severim...
sevgili günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgili günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Eylül 11, 2015

Son

Bu blog kendi kendini imha etmeyecek ancak artık bu bloğun vadesi doldu. Konsepti bitti. Artık içimdeki sesleri şurada ifşa edicem... Görüşmek üzere...

Pazar, Ekim 27, 2013

...

25.07.2013
11:45
Lab.
Savunmasız kaldığım anlardan bazılarında sığındığımdın sen. Bazen çoktun, bazen yoktun. Özünde, sözünde görünsen de, kafanda kurduklarınla bazen kayboldun. Kendi dengesizliğini bana yonttun. Kendi hırçınlığını benden bildin. Sayende, olmak istemediğim yerde oldum. Ama durdum. Biliyorum ki sensiz olacaksa eğer bu hayat, bırakayım da Sensiz kalsın. Gerek yok başka yerlerde teselli aramaya. Ben başka pencerelerden bakmaktan yoruldum bu hayata. Şimdi ona git demişken, sana gel demem. Zaten ona, sana gel demek için git demedim ki. Gelmeyeceğini bildiğim bir yerdeyim. Beklentim gelmen değil. Başkasının gelmesi hiç değil. İçimde sen varken açtığım kapıdan giren de bende bir değil. Benim istediğim yerde istemediğim kişiler yok değil. Ama yol göründü. Kapılar açıldı ardına kadar. Olmaması gereken yerde olanlar da kendi özlerine dönmeliler. Yağmurlar yağmalı "vakti geldiğinde". Beklenen sensin de, gelsen de, gelmesen de...




2 gün sonra olacakları sezemeyip karalamışım lab.da bu yazıyı. karaladığımı bile unutmuşum da evde rastgele bir yerde buldum. olması gerekenin pes etmek olduğunu bilmemişim meğer. ben pes ettim, o geldi.. oldu ya, güzel oldu işte...

Perşembe, Ağustos 22, 2013

Bazen...

O elini tutmak var ya, o elini tutmak..
Sımsıkı...
Asla bırakmayacak bir şekilde...
Hep benimmişsincesine...
Her koşulda yanımda olurmuşsuncasına...
Yağmuru dinleyip, şimşekten korkunca sana sarılırmışımcasına...
O elini tutmak var ya..
Sakın bırakma...

Çarşamba, Mayıs 09, 2012

İstanbul'da Birikenler...

"Sevgili Günlük" diye başlanabilitesi olan bir yazı olabilir aslında bu.
Zaman hızlı geçti, ben yazı yazamadım özür dilerim falan gibi safsatalarla dolu da olabilir..
Ama hayır.
Hissettiklerim değil de yaşadıklarımı yazacak olmamdan kaynaklanan bir kafa karmaşası da bunu bir "Günlük" yapabilir.

Gün gün değil yazacaklarım.
2 haftalık bir tatil süresini kapsıyor.
2 haftalık mini öykü belki de..
Çok şey sığdırmadım belki bu tatil dediğim aslında sadece gezmek tozmak olan süre zarfına..
Gezdim, yoruldum, eğlendim, aşık oldum, terk ettim-edildim...
Olmayacağını bildiğim bir duaya sadece 1 günlük amintobello dedim...
Sonra geçti.
Zaten çok sevdiğim bir insanla yüzyüze tanıştım.. Daha çok sevdim..
Yeni bir dost edindim.
Kule kule gezip salak prensi arandım, ki aranmayacağıma kendime söz vermişken...
Yine de bulamadım zaten..
Huzur buldum ev yapımı şarap kadehleri dostlarla kalkıp inerken...
Geri dönmeyi hem hiç istemedim, hem de özledim..
Karmaşık duygularla gittiğim İstanbul'dan, daha karmaşık, daha yorgun, ara ara kendinden emin, biraz değişmiş, biraz yenilenmiş döndüm..
Hala İzmir'in sakinliğine alışamadım belki ama, özlediğim ilk şeyin bu olmasını garipsemedim...

Edindiğim dostlar, yaşadığım anılar.. bunları kaydettim..

2 hafta nasıl geçti anlamadan, döndüm ve geri geldim..

Pazartesi, Kasım 28, 2011

Elveda meyhaneci! Herkes sarhoş olamazken ben aşık olamıyorum! Ne ayak?

27.11.2011/ Pazar 16:00

Bu işte var bir yanlışlık diyorum ben. Hayır yani tamam aşık olmak o kadar kolay, basit bir duygu değil biliyorum ama, insanlardan etkilenemiyorum bile.
Yani etkileniyorum ama yeterince değil belki de. Bağlanamıyorum. Ve evet şu yazımda bahsettiğim gibi, sanırım artık ben de bir katil oluyorum.
Bu kötü, çok kötü hemde...
Ben onun gibi kötü bir insan olmak istemiyorum. Değilim de. Ama resmen insanlara olan güvenim sıfırın altında. Aşka olan inancım tamamen kayıp. Böyle karmaşalar içerisindeyim öyle yani. Canım sıkkın. Ruhum dargın. Bir şeyler ters gidiyor. Öyle...
İlacım bitti. Doktora gitmeye üşendim resmen. 1 haftadır anti-depresansızım. İlk defa geçen gece hüngür hüngür ağladım. Ki ben ilaca başladığımdan beri hiç ağlamamıştım. Böyle de bir garip kavram kargaşası içerisindeyim.
Bu yazıyı da teyzemlerdeyken yazıyorum. Elimde kalemim, kalemle yazmayı özlemişim resmen. Neyse. Hatta birazdan kuaföre gideceğim. Saçlarımla oynamamın zamanı geldi. Klasik kız depresyon belirtisi bu evet. Aman. Ne yapayım ya... Sıkıldım...

( Teyzemdeyken kaleme aldığım bu yazı burada tıkanmış kalmış... Zaten de yazamıyorum bu ara... Öyle işte...)

Pazar, Eylül 11, 2011

Pişmanım!

Durduramadım kendimi.
İçimde birikmişti, patladım.
Duramadım.
Pişman değilim.
Gerçek yüzler çıktı meydana.
Değer verdiğim insanın, bunca zamandır beni bıraktı gitti diye arkasından ağladığım insanın, gözyaşlarımın tek damlasına değmediğini öğrenmiş oldum bu sayede...
Pişmanım, ama sevdiğime, değer verdiğime...
Önemsediğime...
İnsan zannettiğime...
Duyguları var sandığım için pişmanım...
Aşk yok artık...
Yok benim lugatımda.
Benliğimde...
Cidden bir gıdım sevgim vardıysa onu da aldın gittin bu gece..
Bittin be.
Öyle bir düşmek ki bu gözden...
Öyle işte...
Ne teşekkür ne teessüf sana..
Hiçliksin artık bu bedende...
Bir hatadan başka hiçbir şey değilsin.
Pişmanım seni sevdiğimi zannettiğime.
Pişmanım...

Çarşamba, Eylül 07, 2011

Geçip giden zaman mı, hayat mı?

(04.09.2011 tarihinde, yazlıkta her zaman sallandığım salıncağımda kalbimden dökülen kelimeler topluluğu)

Bir yıl önce burda otururken kurduğum hayallerle, şimdi aynı yerde anımsadığım hayal kırıklıklarım arasında çok fark var. Zaman çabuk falan geçmiyor belki ama, her şey bir anda çok çabuk değişiyor. Bir yıl önce hayatımın uzun bir dönemini paylaştığım adamla, bozuk giden ilişkimizi onarma çabaları içinde, onunla ilgili hayaller kurarak oturuyordum bu salıncakta. Neler yapsak da ilişkimizin gidişatını kurtarsak diyordum. Oysa şimdi, biten o ilişkimi es geçersek, üstüne yaşadığım 19 günlük bir hayal kırıklığımın acısıyla boğuşuyorum yine aynı salıncakta. Evet 19 gün. Evet 3 yılla kıyaslanmayacak kadar kısa. Ama acısı daha taze olduğundan mıdır bilmiyorum ama daha çok yakıyor canımı. Belki de nedeni tamamen biteceğini beklemememden kaynaklanıyor, bilemiyorum. Aslında biliyorum da burada dile getiremiyorum. İkisinin de hatıraları başka başka. Asla kıyaslama yapamam aralarında. İkisinde de sevdiklerim başka çünkü. İlki bitmişti çünkü geçen sene bu zamanlar bitme sinyallerini vermişti. Çünkü artık sevgi yetmiyordu ve ben illa ki biteceğini biliyordum, hazırlıklıydım. Üzülmedim mi? Çook! Ağlamadım mı günlerce gecelerce? Ağladım! Bağıra çağıra ağladım. Ama biliyordum ki bitecekti. Hazırlamışım kendimi bu sona çoktan. Ve bitti. Acısı da dindi. Hoş hatıralar ve kalp kırıklıklarıyla bitti. Peki sonuncusunda ne oldu da, yas dönemi 3 yıllık biten ilişkiden bile uzun sürdü? Çünkü ben sığınacak bir liman aramıştım, ruhumu dinlendirmiş, yeni bir aşka hazır, konmaya yer aramıştım. O da yorgundu, yılgındı. O da liman aramıştı kendince. Ama hazır değildi. Bunu bile bile bana gel dedi. Ben bunu göre göre ona gittim. Sonra o hazır olmadığının daha da farkına vardı. Ve bitti. Hani bir şeyi çok istersin de olmayınca böyle mal gibi kalırsın ya. Hani tam ulaştım sanırsın, elinden uçup gider ya. Hani koyar ya. Hani can yakar ya. Öyle… Öyle canım yandı işte. Ha şimdi neden bu kadar uzun sürdü diye sorulacak olursa, ben nedenini çözdüm. Biliyorum. Bunun artık sürmemesi için ne yapmam gerektiğini, ya da nasıl halletmem gerektiğini bilemiyorum sadece. Ama tedavi görmeye başlamak bile bunun için bir adım değil midir? Kaybettiğim mutluluğumu geri kazanmaya çalışmak için didinmek de bir adım sayılmaz mı? Eğlenmek için çabalamak da savaşmak değil midir? Öyle. Dinleniyorum, ilaçlarımı içiyorum, gülüyorum, geziyorum, tozuyorum. Tekrar insan formuma geri dönüyorum… Yitip gidenler için de vah vah edip durmuyorum…

Perşembe, Ağustos 04, 2011

Ağustos gelir, belki de hayat yenilenir...

Yeni aya yeni yazılar lazım...
Temmuzun bunalımını üstümüzden atmak lazım...
Aslında bunalımım bitti büyük ölçüde.
En azından artık canım eskisi kadar çok yanmıyor.
Hala rüya görüyor olmak canımı sıkan tek şey şu günlerde.
Rüya görmeyi de engelleyebilirsem belki her şey daha güzel olacak.
Ya da bambaşka şeyler düşünürken aklıma onunla ilgili saçma sapan alakasız anılar gelmese mesela.
Kafamı başka şeylere yöneltebilmek adına neredeyse bütün gün "House" izliyorum.
Gün içerisinde House'dan başka bir şey kafamı meşgul etmiyor olsa da, kafam yastığa gidince, rüyalarımda House'un yanında ne işin var be adam?
Yani ne alakasınız?
Bilmiyorum.
Bilinçaltım beni zaten sevmiyor.
Bir de saçma sapan rüyalar göstererek, gereksiz anıları hatırlatarak beni öldürmeyi planlıyor sanırım.
Bu arada değişik değişik şeylerin farkına vardım.
Mesela, arkadaş olduğun, dertleştiğin ne bileyim kendinle ilgili özel şeyler paylaştığın birine aşık olmak iyi bir şey değilmiş.
Bu ilk defa başıma gelmişti, muhtemelen de son olacak.
Zira aşık olduğun adamı kaybettiğinde, arkadaşını, dostunu da kaybetmiş oluyorsun.
Kaybın x2 yani.
Belki de bu sürecin bu kadar uzun olmasının nedeni bu.
Bilmiyorum.
Ama bunalımda değilim artık.
Sadece artık aklıma geliyor olmasından sıkıldım, bu.
Bir de alakasız alakasız şeyleri kafama takmaktan sıkıldım.
Bambaşka hayaller kurarken hayallerimin ortasına anılarıyla dalmasından sıkıldım.
Bu.
İsyanım tamamen bu.
Onun haricinde iyiyim sanırım ben.
Hayaller ve rüyalar bittiğinde daha da iyi olacağımı biliyorum.
O yüzden de çok da korkmuyorum.
Zaman illa ki geçirecek bir şeyleri...

Pazartesi, Temmuz 25, 2011

Güven, Güvenmek, Güvenebilmek...

"Güven" kelimesinin anlamı aslında çok acayip.
Yani böyle tamamen açıklanabilecek bir kelime değil sanki bana göre.
Bir insana neden güvenirsin?
Ya da güven nasıl kazanılır?
Bunlar acayip şeyler.
Örneğin; yıllarını geçirdiğin bir adama güvenemezken, daha yeni tanıdığın birine birden çok güvenebiliyor bir insan.
Halbuki güven zamanla kazanılan bir olgu değil midir?
Belki de değildir.
Bir insana güvenerek başlarsın belki de, sonra zamanla ya kaybedersin güvenini, ya da sağlamlaştırırsın.
Yani şöyle; "bana şunu şunu yaptığı için güveniyorum ona" demezsin, " bana şunu şunu yaptığı için güvenmiyorum ona" dersin çoğunlukla.
Yani aslında vardır çoğu zaman güven en başta.
Bir de ön yargılar var tabi.
En başta güven duymanı engelleyen şeyler ki bu genellikle yaşanmışlıklara dayanır.
Başından kötü bir olay geçmiştir, insanlara güvenmemeyi seçersin.
Çok güvendiğin biri seni sırtından bıçaklamıştır, herkese önce kalkanını gösterirsin.
Mesela benim...
Hep duvarlarım vardı, hep.
Kolay kolay güvenemem insanlara, kolay kolay indirmem yelkenlerimi.
Neden bilmiyorum yapamam.
Ki hayattan daha az yara almanın yolu buymuş ben farkında olmadan bunu keşfetmişim ama değerini yeni anlıyorum.
Zira belki de ilk defa birine duvarsız gitmiştim, tamamen kendim olarak.
Sonra yere öyle bir çakıldım ki, hala tam anlamıyla toparlanamadım.
Yani insanlara önden güvenmek, iyice tanımadan inanmak, duvarsız kalmak, kötü şeyler bunlar.
Ki zaten bir insanı ne kadar iyi tanıyabilirsin ki?
Yeri geliyor annemizi babamızı tanıyamıyoruz, elin oğlu neler yapmaz?
Öyle.
Güvenmek, güvenebilmek, insanların güven dolu ilişkiler yaşayabilmesi güzel şey de...
Bulabilene, yıkılmadan durabilene...

Perşembe, Temmuz 21, 2011

Bitmesi gerekiyordu, bitmeliydi, yapmalıydım...

Büyük bir adım atmış olabilirim kendimce.
Sildim seni hayatımın göz önünde olduğun kısmından.
Çıkarttım attım.
Şimdi sıra kalbimde.
Ordan da gitceksin zamanı geldiğinde.
Göz görmeyince gönül katlanır ilkesine dayanarak, sildim seni.
Kalbimden de gitceksin.
Gitmelisin.
Öyle.
Kural bu....

Cumartesi, Temmuz 16, 2011

1. Raunt sonucu= Beyin 1 - 0 Kalp

Taktığım maskemi çıkarttım.
Olmadığım biri gibi olmaya çalışmaktan yoruldum.
Zaman merhem falan olmuyor.
Yaralar kabuk bağlasa da dokununca yeniden kanıyor.
Kafamı meşgul edecek bir şeyler bulamayınca sana sarıyor olmaktan sıkıldım.
Tamamen silinmen ne zaman mümkün olacak?
Düşünmemeye çalıştıkça daha çok düşünüyorum.
Acaba diyorum, düşünmemek yerine daha çok düşünsem de canım yansa, yansa, yansa, sonra zehir aksa gitse...
Sen de gitsen?
Seni düşünmeyi erteledikçe daha çok uzuyormuş gibi geliyor bu süre.
Ne kadar çabuk tüketirsem gözyaşlarımı o kadar çabuk kurtulmaz mıyım senden?

Zaman zaman geçti zannediyorum, etrafta insanlar varken...
Sonra herkes kendi köşesine çekiliyor.
Ben kendimle başbaşa kalıyorum.
Sonra düşünmemeye çalışırken, gözümde bir şeyler canlanıyor.
Sonra onlar gerçek miydi hayal miydi diye düşünüyorum.

Sonra hatırlamaya çalışıyorum;
Hafızam bana oyun oynuyor.
Yaşadığımız o kısa süre, sanki gerçek değilmiş de, benim kafamda kurduğum bir hayalmiş gibi geliyor.
Sanki az da olsa sayılı gün hiç yaşanmadı da, ben senle olmayı hayal etmişim gibi.
Belki beynim bu tarz davranarak seni unutmamı kolaylaştırmaya çalışıyor.
O kadar uzak ki artık.
Cidden bir sis perdesinin ardında kalmış gibi.
Hiç gerçek olmamış gibi.
Bir rüya görmüşüm gibi.
Asla yaşanmamış gibi.
Belki de en güzeli...
Belki de yaşanmaması gerekirdi.
Bilmiyorum...
Ama böyle gerçek dışıymış gibi hissetmek garip geliyor.
Sanki elini hiç tutmamışım gibi hissetmek, sanki hiç sevmemişim de, rüya görmüşüm gibi farzetmek...
Bilmiyorum...
Beynim benimle oyun oynuyor.
Kalbimle beynimin girdiği savaşı beynim kazanıyor.
Sanırım artık kalpsizim.
Beynimse çok yaralı...

Çarşamba, Temmuz 06, 2011

Haykırmak da çözüm değil...

Yazıyorum, siliyorum...
Kafamda deli gibi şeyler kuruyorum, sonra onları da siliyorum...
Bir tek içimdeki bu aptal umudu silemiyorum...
Hayır neyine umut var hala içimde?
Gereksiz.
Artık geri dönüş yok hiçbir şeye.
Bunu bile bile bu gereksiz panik niye?
Ya resmen yorgunum ben...
Yılgınım, kırgınım.
Dün mesela, dün deli gibi öfkeliydim.
Bu sabah da...
Bağırmak, çağırmak, küfretmek istiyordum deli gibi...
Şimdiyse sadece susmak, dinlenmek, iyileşmek istiyorum.
Hayır düşünüyorum; bağırsam çağırsam elime ne geçecek?
Hiçbir şey...
Belki içimde büyüttüklerim dışarı çıkmış olacak bi nebze olsun rahatlayacağım ama sonra?
Hiçbir şey...
Acılarıyla başbaşa kalan ben, canı yanan ben...
Umrunda bile olmayan o...
Neden umursasın ki?
Çekti gitti.
Zaten hiç gelmemişti...
Şimdi tamamen yok oldu hayatımdan...
Neden umursasın ki...
Ben kimsem?
Onu da düşündüm...
Zaten bu ara çok düşünüyorum sonum ne olacak bakalım..
Neyse..
Onu da düşündüm; ben kendim için çok değerliyim aslında.
İnsanlar beni kolay üzüyorlar ama.
Çünkü ben ya gereğinden fazla önem veriyorum insanlara, ya da gereğinden fazla önemsiyorum bana yaptıklarını..
Bilmiyorum...
Ama insanların gözünde değersizim bunu öğrendim mesela.
Yani çoğu insanın en azından...
Oysa ben değer veririm insanlara önce, zamanla değer kaybedenler de olur kazananlar da...
Ama insanlar bana değer verip de bir zahmet umursamıyorlar...
Neden bilmiyorum..
Artık önemsememeye çalışıyorum...
Çünkü çok yoruldum.
Yıprandım.
Yıldım.
Yetti.
Bu kadar.
Amacım kendimi acındırmak falan da değil.
Acımak ne ya?
Acımayın bana.
Ben güçlüyüm şu an gayet aslında.
Evet çok kırıldım, yıkıldım yenildim ama, hala ayaktayım.
Hala ölmedim.
Hala nefes alıyorum.
Daha da yolum var...
Yürüyorum.
Umursamıyorum.
Varsın o da beni sevmesin, çeksin gitsin.
Çok da büyük bir kayıp olmasa gerek.
Elbet yaralarım kapanacak, ben de yeniden sevebileceğim birilerini.
Varsın bu hikaye de böyle bitisin.
Elden gelen bir şey yok.
Benden geçti gitti her şey...
Nasıl ki umursamıyorsa o, ben de umursamıyorum artık.
Ya da bunun için çabalıyorum en azından..
Ki azimliyim de gayet...
Az kaldı ben de geçip gideceğim bu yoldan...
Her şey güzel olacak ondan sonra da...

Salı, Temmuz 05, 2011

Sevgili günlük; ben artık unutmak istiyorum...

Şimdi ben dün gece sarhoştum.
Yani öyle çok değil, kendimi kaybedecek kadar çok değil en azından - ki öyle olsaydım belki daha güzel olabilirdi- eve döndüğümde biriken kelimelerimden "lanet" dolu bir yazı yazdım...
Onu burda paylaşmak ve paylaşmamak arasında çok kararsız kaldım...
Yani bir bakıma içimde ne varsa kusmuşum resmen, şimdi tekrar okuyunca "vay be amma dolmuşum aslında" dedim.

Diyordum ya, kızamıyorum bile ben bu adama diye, aslında kızabiliyormuşum bunu farkettim...
O benim hayallerimi çaldı çünkü...
O benim aşkımı çaldı...
O benim güvenimi darmadağın etti...
O bana elleriyle verdiği umudu, yine elleriyle aldı ve gitti...
Beni ortada bomboş bıraktı böyle...
İçimde az da olsa var olan mutluğu arttırıp, sonra birden hepsini aldı gitti, mutsuz bıraktı...
Ruhumda kocaman bir boşluk bıraktı...
Yani aslında çok şey var kızılacak...
Çok şey var bağırıp yüzüne kusulcak...
Bunları farketmek daha iyi geldi bana...
Unutma sürecimi kısaltır belki diye umuyorum çaresizce.

Yani aslında nefret etmek değil de bu, ki nefret etsem aşk ölürdü bu iyi olurdu, ama nefret etmek değil de bu kızmak bildiğin..
Çok kızıyorum!
Çok kırıldım, çok yaralandım, çok ağladım...
Ama nefret değil işte bu...
Kızgınlık...
Bağırsam da geçmiyor, içimi döksem de geçmiyor, yüzüne söylesem de geçmicek biliyorum...

Öyle saçma sapan bi haldeyim yine işte...
Ama geçecek biliyorum.
Zamanı geldiğinde bu da geçip gidicek...
Bu yarı yolda yapayalnız kalmışlık hissi de bitecek...
Gerçekten beni anlayan dostlarım olmasaydı, daha zor atlatabilirdim bu günleri...
İnsanın böyle zamanlarda yalnız kalmaması çok daha önemliymiş bunu da öğrendim mesela...
Kafamda kurduğum pembe rüyalardan gerçekliğe doğru uyandım sayelerinde...
Ben saf saf "ama ben mutluydum" derken aslında ne kadar mutszu olduğumu, ve ne kadar yaralı olduğumu gösterdiler bana...

Neyse öyle işte...
Sonsöz Eshevar'dan gelsin;

"Yolda bırakılmışlık acısı budur.
Sol tarafta "keşke"ler, sağ taraftaysa "ya böyle olsaydı"ları görebilirsin.
İleriye doğru giden yoldaki pencerelerin hepsi geriye bakmaktadır ve geçmişten küçük, kısa ve anlamsız görünen ama aslında çok değer taşıyan anıları göstermektedirler..."

Cumartesi, Temmuz 02, 2011

Kapattım kendimi ıssız, sessiz kuleme...

Bilinçaltım bu ara çok acayip çalışıyor.
Normal aslında böyle olması biliyorum ama, kendimden korkuyorum.
Bilinçaltımın beni darmadağın etmesinden korkuyorum.
Yapmak istediğim şeyleri gerçekten yapmak istediğimden emin olamıyorum.
Ya diyorum, bu bilinçaltımın bir oyunuysa bana, ki genelde öyle çıkıyor.

Zaten şu ara kalbimle beynim savaş halinde.
Kalbim iyi şeyleri hatırlıyor, üzülüyor; beynim "saçmalama" diyor.
Savaşıyorlar.
Kim galip gelicek belli olmasa da kaybeden her şekilde ben olacağım.
Bu yenilgiyi atlattığımda ya beyinsiz olup kafayı yicem, ya da kalpsiz kalıp aşkta tövbe edicem...
Ki ettim zaten.
"Aşk" kavramı benliğini yitirdi bende.
Kendimi kapatmak istiyorum sessiz bir kuleye, giremesin içeriye hiçkimse.
Kendim olmalıyım uzunca bir süre...

Tam demiştim ki, toparlandım, yaralarımdan arındım, yeni bir heyecana hazırım...
O da; kursağımda kalmasını bir yana bırakırsak, beni daha da derinden yaralayıp bıraktı köşemde.
Şimdi bir öncekinden daha da derin yaralarımı sarmak için yine "zaman" kavramına sığınıyorum...
Daha derin çünkü, bu sefer hiç beklemediğim bir anda yere çakıldım.
Bu sefer, gülerken ağlamaya başladım...
Bu sefer psikolojim darmaduman.
Bu sefer ne beynim var ne kalbim...
İkisi de yaralı...
Can çekişen bir halde nefes alıyorum sadece...
Ve hayır, istemiyorum biri gelsin beni kurtarsın.
Kendi kendimi ben kurtarmalıyım ki, yine böyle bir durum olduğunda daha güçlü olabileyim.
Beni birilerinin kurtarmasına alışırsam bunu hep beklerim ve o zaman, ilerde birgün kimse gelmediğinde çok daha derinden yaralanabilirim.
O yüzden, kendi kendimi iyi edebilmek adına savaşıyorum kendimle.
İşte tam bu yüzden, kendimi kapatmak istiyorum ıssız bir kuleye...
Kendi ruhumun sesini dinleyip onunla dertleşmek, onun yaralarını sarıp iyi etmek istiyorum...

Ve onun bana yaptığını başkasına yapmamak adına, önce tamamen iyileşmeden, o kuleden çıkmak istemiyorum...

Pazartesi, Mayıs 23, 2011

Platonik'im, Platonik'sin, Platonik...

Bir de diyorlar ki "kadınları anlamak zor"!
Hadi len!
Erkekleri anlamak daha da zor.
Çözümsüzler bir kere.
Ne yapmak istediklerini hiç çözemedim ben.
Çözen varsa beri gelsin.
O kadar çok şey var ki aslında söylemek istediğim bu konuda.
Beni tutan ne onu da bilmiyorum ya neyse.
Ya da tutmayın hülen beni söyleyeceğim artık!
Seviyorum!
Ha bunu sana söyleme cesaretim hala yok o ayrı da.
Gerçi bence artık anlamış olmalısın sen.
Anlamış ol.
Anla!
Bilmiyorum ya, kafam yine karman çorman oldu.
Yine ne yapmam gerektiğine karar veremez haldeyim.
Eskiden aslında umudum da yoktu, bu nedenle söylememeli miyim acaba diye düşünüyordum, şimdi ufacıcık da olsa bir umudum oldu sanki, şimdi de söylemeli miyim diye içim içimi yiyor.
Zaten finaller de geliyor.
Bu durum böyle kafamı meşgul etmeye devam ederken, hiçbir şeye tam anlamıyla konsantre olamıyorum.
Ders çalışmam gerek.
Off!
Aslında var ya, biliyorum, biliyorsun.
Ama bişey yapmıyorsun.
İşte bu iki anlama geliyor, ya istemiyorsun ya da benden bir şeyler bekliyorsun da, benim cesaretim hiç yok ki...
Ah bir cesaret gelse de bir anda her şeyi söyleyebilsem ya...
Yapamıyorum ama.
Buraya yazması daha kolayıma kaçıyor aslında.
Hem sen de kendini biliyorsun bence...
Biliyor olmalısın.
Bil hatta!
Ya da ben artık duygularıma bir gem vurayım da, bu aşk da yaşanamadan maziye mi gömülsün ne?
Bilemedim..
Cesaret toplamak istiyorum ama, yapamıyorum...
Haykırmak istiyorum, beceremiyorum...
En sessiz olanını yapıp yazıyorum, sen de görüyorsun, ama tepki vermiyorsun...
E ben de susuyorum işte...

Şarkılar konuşsun benim yerime..

Bu bi de bu.