Klasik bir insanım ben,
Klasik hikayeler severim...

Perşembe, Temmuz 28, 2011

Bir katilin masalı...

Önce bir kurbandı o da "ben"im gibi.
Katili tarafından kandırılmış, cezbedilmiş...
Katiline güvenmiş, aldanmış, yanılmış.
Sonra bir gün, katili bıraktı onun elini, güvenini boşa çıkardı, dımdızlak ortada kaldı.
Katili ona acımadı ve öldürdü, sonra dönüp arkasına bile bakmadı.

Bir süre ölü kalmayı seçti bizimki.
Ağladı, zırladı, geri dönmek istedi, yapamadı.
Baktı ki geri dönüşü yok, ve katilinden almış zehri, o da kendine kurbanlar aramaya başladı.
Belki bir kaç umursamaz deneme yaptı, olmadı.
Sonra karşısına ona güvenmeye hazır bir "ben" çıktı.
Şimdi katil konumunda o, kurban konumunda "ben" vardı.
"ben" tıpkı katilin bir zamanlar kendi katiline yaptığı gibi ona güvendi, aldandı, yanıldı.
Ve katil bir anda "ben"in elini bıraktı.
Çünkü o kendi katilini hala unutamamıştı.
Zehrini "ben"e bulaştırarak gitti, o da ardına bile bakmadı.

Şimdi bu "ben" de bir süre ölü kalmayı seçti.
Ağladı, zırladı, geri dönmek istedi.
Ama "ben" de yapamadı, geri dönemeyeceğini anladı.
Şimdi sıra "ben"e geçmişti.
Şimdi katil "ben", kendine yeni kurbanlar aramaya başladı...
Ve bulduğunda muhtemelen katilinin "ben"e yaptığını "ben" de bir başkasına yapacaktı.
Çünkü "ben" de hala kendi katilini unutamamıştı...

Çarşamba, Temmuz 27, 2011

İnsanlar nankör olmasın, hayat bayram olur belki...

Bazı insanlar gerçekten çok nankörler.
Hem elindekinin kıymetini bilmiyorlar, hem de sonra dert yanıyorlar.
Neden?
İnsanlar neden nankörlükten zevk alıyorlar?
Ya da neden elindekinin kıymetini bilmiyorlar?
Cidden çok sinirliyim bu konuda.
Söylemek istediğim çok şey var, söylememem gerek ama.
Çünkü ben konuşmaya başlayınca biliyorum ki çok insan alınacak üstüne ve genelde bu doğru insanlar olacak, sonra da kırılacaklar bana doğruları söylüyorum diye.
Ben sevmiyorum insanları kırmayı.
Bu yüzden hep -çoğunlukla- içime atarım kızgınlığımı.
Ama nankör olmasın insanlar!
Neleri neleri bulamayanlar var, elindekilerle yetinmeyi öğrensinler.
Elindekinin kıymetini bilemeyip, daha iyisini aramaya çıkmasınlar.
Elindekinden de olup ortada bomboş kalıp sonra da nankörlük yapmasınlar.
Yapmayın işte.

"Gerçek sevgi" denen şey çok az bulunuyor zaten artık, biri size bunu vermişse, daha iyisini aramaya çalışmanın ne gereği var?
Bulmuşsan bırakmanın ne gereği var...

Yok işte..
İnsanlar nankör...
İnsanlar kötü.
Kimse "sevginin" kıymetini bilmiyor.
Sevilen sevenin değerini anlamıyor.
Yazık...
Olan hep sevene oluyor...
Hep çok sevene...

Pazartesi, Temmuz 25, 2011

Güven, Güvenmek, Güvenebilmek...

"Güven" kelimesinin anlamı aslında çok acayip.
Yani böyle tamamen açıklanabilecek bir kelime değil sanki bana göre.
Bir insana neden güvenirsin?
Ya da güven nasıl kazanılır?
Bunlar acayip şeyler.
Örneğin; yıllarını geçirdiğin bir adama güvenemezken, daha yeni tanıdığın birine birden çok güvenebiliyor bir insan.
Halbuki güven zamanla kazanılan bir olgu değil midir?
Belki de değildir.
Bir insana güvenerek başlarsın belki de, sonra zamanla ya kaybedersin güvenini, ya da sağlamlaştırırsın.
Yani şöyle; "bana şunu şunu yaptığı için güveniyorum ona" demezsin, " bana şunu şunu yaptığı için güvenmiyorum ona" dersin çoğunlukla.
Yani aslında vardır çoğu zaman güven en başta.
Bir de ön yargılar var tabi.
En başta güven duymanı engelleyen şeyler ki bu genellikle yaşanmışlıklara dayanır.
Başından kötü bir olay geçmiştir, insanlara güvenmemeyi seçersin.
Çok güvendiğin biri seni sırtından bıçaklamıştır, herkese önce kalkanını gösterirsin.
Mesela benim...
Hep duvarlarım vardı, hep.
Kolay kolay güvenemem insanlara, kolay kolay indirmem yelkenlerimi.
Neden bilmiyorum yapamam.
Ki hayattan daha az yara almanın yolu buymuş ben farkında olmadan bunu keşfetmişim ama değerini yeni anlıyorum.
Zira belki de ilk defa birine duvarsız gitmiştim, tamamen kendim olarak.
Sonra yere öyle bir çakıldım ki, hala tam anlamıyla toparlanamadım.
Yani insanlara önden güvenmek, iyice tanımadan inanmak, duvarsız kalmak, kötü şeyler bunlar.
Ki zaten bir insanı ne kadar iyi tanıyabilirsin ki?
Yeri geliyor annemizi babamızı tanıyamıyoruz, elin oğlu neler yapmaz?
Öyle.
Güvenmek, güvenebilmek, insanların güven dolu ilişkiler yaşayabilmesi güzel şey de...
Bulabilene, yıkılmadan durabilene...

Perşembe, Temmuz 21, 2011

Bitmesi gerekiyordu, bitmeliydi, yapmalıydım...

Büyük bir adım atmış olabilirim kendimce.
Sildim seni hayatımın göz önünde olduğun kısmından.
Çıkarttım attım.
Şimdi sıra kalbimde.
Ordan da gitceksin zamanı geldiğinde.
Göz görmeyince gönül katlanır ilkesine dayanarak, sildim seni.
Kalbimden de gitceksin.
Gitmelisin.
Öyle.
Kural bu....

Çarşamba, Temmuz 20, 2011

Bazen o konuşur kendi kendine öyle...

E sus artık.
Bazen çok fazla konuşuyorsun.
Kendi kendine senaryolar yazıyorsun, sonra onlara inanıyorsun.
Gerçek zannediyorsun.
Sonra o geçiyor, başka senaryolar, alternatif sonlar...
Sürekli konuşuyorsun.
Öyle değilse böyle, bu olmazsa şu diye diye...
Susmuyorsun ki hiç.
Uyurken bile konuşuyorsun.
Rüyalarıma girip kabusum oluyorsun.
Bi sus artık bence.
Biraz sen de dinlen, konuşmaya ara ver.
Çok başım ağrıyor sayende.
Sessizliğin sesini özledim resmen.
Konuşarak bir şeyleri çözemedin, bir de susmayı dene.
Olur mu sevgili beynim?
Kendi kendine konuşmaktan vazgeç de...
Dinlenelim biraz be...

Cumartesi, Temmuz 16, 2011

1. Raunt sonucu= Beyin 1 - 0 Kalp

Taktığım maskemi çıkarttım.
Olmadığım biri gibi olmaya çalışmaktan yoruldum.
Zaman merhem falan olmuyor.
Yaralar kabuk bağlasa da dokununca yeniden kanıyor.
Kafamı meşgul edecek bir şeyler bulamayınca sana sarıyor olmaktan sıkıldım.
Tamamen silinmen ne zaman mümkün olacak?
Düşünmemeye çalıştıkça daha çok düşünüyorum.
Acaba diyorum, düşünmemek yerine daha çok düşünsem de canım yansa, yansa, yansa, sonra zehir aksa gitse...
Sen de gitsen?
Seni düşünmeyi erteledikçe daha çok uzuyormuş gibi geliyor bu süre.
Ne kadar çabuk tüketirsem gözyaşlarımı o kadar çabuk kurtulmaz mıyım senden?

Zaman zaman geçti zannediyorum, etrafta insanlar varken...
Sonra herkes kendi köşesine çekiliyor.
Ben kendimle başbaşa kalıyorum.
Sonra düşünmemeye çalışırken, gözümde bir şeyler canlanıyor.
Sonra onlar gerçek miydi hayal miydi diye düşünüyorum.

Sonra hatırlamaya çalışıyorum;
Hafızam bana oyun oynuyor.
Yaşadığımız o kısa süre, sanki gerçek değilmiş de, benim kafamda kurduğum bir hayalmiş gibi geliyor.
Sanki az da olsa sayılı gün hiç yaşanmadı da, ben senle olmayı hayal etmişim gibi.
Belki beynim bu tarz davranarak seni unutmamı kolaylaştırmaya çalışıyor.
O kadar uzak ki artık.
Cidden bir sis perdesinin ardında kalmış gibi.
Hiç gerçek olmamış gibi.
Bir rüya görmüşüm gibi.
Asla yaşanmamış gibi.
Belki de en güzeli...
Belki de yaşanmaması gerekirdi.
Bilmiyorum...
Ama böyle gerçek dışıymış gibi hissetmek garip geliyor.
Sanki elini hiç tutmamışım gibi hissetmek, sanki hiç sevmemişim de, rüya görmüşüm gibi farzetmek...
Bilmiyorum...
Beynim benimle oyun oynuyor.
Kalbimle beynimin girdiği savaşı beynim kazanıyor.
Sanırım artık kalpsizim.
Beynimse çok yaralı...

Cuma, Temmuz 15, 2011

"Gülmek" unutulan bir şey değilmiş ki

Hayatın devam edebildiğini de gördüm...
Hatta hayat beni aslında hiç bırakmamış, ben onu terketmişim gibi hissettim.
Hayat geçip giderken, yetişmeye çalışmanın anlamsız olduğunu anladım.
Anı yaşa, mutlu ol, hızlı yaşa, genç öl.
Öl dediysek gerçekten değil, mecazen.
Hani ruh ölür beden kalır ya, öyle.
Beden devam eder nefes almaya ama, ruhen yoksundur ya hani, öyle.
Ruhen yokum zannetmiştim.
Ruhumu aldı da gitti zannetmiştim.
Yanılmışım.
Hem bendenen hem ruhen burdayım, ölmemişim.
Bu kadarcık acıyla mı ölünülecek zaten?
Yalan o.
"Çok acı çekiyorum, ölüyorum" yalan bunlar yalan.
Ne ki bu acı?
Alt tarafı terk edildik, bitti.
Ne acılar var şu hayatta ya, insanlar nelere göğüs geriyor da gıkını çıkartmıyor.
Bizse en ufak bir şeyde hemen "böhü böhü" ağlıyoruz.
Benciliz, kötüyüz.
Al yaşıyorum işte sensiz de.
Hem de gayet güzel, gayet mutlu olabiliyorum.
Sahte değil gerçek gülücükler saçabiliyorum.
Kaybettiğimi sandığım mutluluğu yakalayabiliyorum.
Yani boş işler bunlar...
Birini çok sevdik, o bizi sevmedi diye ölünmüyormuş.
Hayat bu kadar basit zevklerden ibaret değilmiş.
İnsan kaldığı yerden devam edebiliyormuş hayata...
Bıraktığı yerden devralabiliyormuş.
Yani, gülmek o kadar da zor değilmiş.
Yani, sevmek ölmek demek değilmiş...