Klasik bir insanım ben,
Klasik hikayeler severim...

Perşembe, Ekim 27, 2011

Cevapsız tanımlarım...

24.10.2011 
Özlemek: Tam anlamıyla tanıma zahmetine girmediğin birini bile özleyebilir misin ki? 

Hatırlamak: Şu dünyada canını en çok yakan insanı neden sürekli hatırlarsın? 

Anlamak: Görmezden geldiğin gerçeklerin aniden dan dan dan yüzüne vurması... 

Yok olmak: Hayatta olup nefes almak, ama nefesten başka hiçbir getirisi olmayan kahpe bir karanlıkta sessizliğe gömülmek midir yok olmak? 

Kaybolmak: Yürüdüğün, doğru bildiğin yolların aslında yanlış olduğunu fark edip geri döndüğünde bilmediğin,karanlık sokaklarda bilmediğin dönüş yolunu aramak mıdır seni yoluna geri döndürebilecek olan? 

Ve.. 

Hapsolmak: Geçmişe takılı kalıp düşünmek, düşünmek hep aynı şeylere kafa yormak, başka hiçbir şey umurunda olmamak mıdır bizi bu denli hatıralara iten ve sürekli onlarla boğuşturan? 

Sorularımın vardır elbet cevabı, 
Ama yanıtlar benim istediklerim değil. 
Biliyorum. 
Çünkü istediğim yanıtlara ulaşabilseydim, 
Huzur denen kelime hayatıma anlam katabilirdi.. 
Ama olmadı... 
Belki de olamayacak...

Salı, Ekim 04, 2011

İnsanlar var, "insan"lar var... var işte...

Ne kadar az seçim yapabilme şansına sahibiz aslında.
Mesela ailemizi seçemiyoruz, iyisiyle kötüsüyle onları öyle kabul ediyoruz...
Aşık olduğumuz adamı seçemiyoruz kimi zaman, imkansızlığını bile bile gönül takılıp kalabiliyor istemediğimiz birilerine.
Arkadaşlarımızı belki biraz seçebiliyoruz desek de, seçtiklerimizin çoğu maskeli olabiliyor...
Seçtiğimiz insan aslında bambaşka birisi çıkabiliyor...
Her telden insanoğlu var şu dünyada...
İnsan gibi görünen ama olmayanlar da var.
Garip bir dünya, garip bir döngü...
Yüzsüz dolaşanından binlerce yüzler takınanlara kadar...
Milyonlar belki de milyarlarca "insan"ımsı var...
Peki amaç ne?
Kötülük yapmadaki amaç ne?
İkiyüzlü olmanın amacı ne?
Dengesiz davranmanın amacı ne?
Ruhsuz, düşüncesiz olmanın amacı ne?
Anlamıyorum ve hiç anlayabilecekmişim gibi gelmiyor bana...
İnsanların neden kötü olmayı seçtiklerini anlamıyorum...
İyi niyetin neden suistimal edildiğini anlamıyorum.
Tamam ben süper, melek bir insan değilim biliyorum ama, en azından düşünceli davranmaya çalışıyorum insanlara elimden geldiğince...
Ama neden bir çok insan gereksiz kötü onu da anlamak istiyorum...
Neden yani?
Belki de cevapsız bir soru soruyorum yine hayata...
Garip işte...
Gereksiz yere sinir ediyorlar insanlar beni.
İnsanlar mı ondan da emin değilim ya artık...
Ne kadar çok çeşitte "insan"ımsı varmış şu dünyada...
Bunları yeni yeni gördükçe daha da korkuyorum hayattan...
Daha da çok yaralanmaktan...

Ama yine de...
Mazeretim var!
Asabiyim ben!

Çarşamba, Eylül 28, 2011

Varmış bizim de bir hikayemiz...

23/06/2011 - 03.00 
Tatlı bir meltem esiyor bugün burada.
Yapraklar naif bir şekilde sallanıyorlar bir sağa, bir sola. 
Öyle hoş bir koku var ki etrafta, bahar değil de yaz kokusu adeta. 
Denizin çırpınan sesi uzaktan doluyor kulaklarıma. 
Bense oturmuşum verandamda kahvemi yudumluyorum günün batışında.
Gözümün önünde en sevdiğim çiçeklerim, rengarenk bir orman oluşturuyorlar bana. 
Usulca yanlarına gidiyorum ve her gün yaptığım gibi başlıyorum hikayemizi anlatmaya. 
Sessizce dinliyorlar hikayemizi. 
Her gün faklı bir yönünü anlatıyorum onlara. 
Seni yavaş yavaş tanısınlar istiyorum. 
Daha çok var gelmene buralara. 
Öyle yavaş anlatıyorum ki hikayemizi, sonunu öyle güzel planlıyorum ki, tam sen geldiğinde, tam hasret bittiğinde, hikayemizin hasret kısmı da bitmiş olsun diye.
Sonra tatlı bir meltem esiyor yine. 
Ve ben uyuyakaldığım sandalyemden kalkıp içeri giriyorum ürpererek. 
Üzerime örtülen şalın nerden geldiğini düşünerek...


(Bir zamanlar yazmışım, karalamışım bir yerlere, yeni buldum bu yazımı)

Pazar, Eylül 11, 2011

Pişmanım!

Durduramadım kendimi.
İçimde birikmişti, patladım.
Duramadım.
Pişman değilim.
Gerçek yüzler çıktı meydana.
Değer verdiğim insanın, bunca zamandır beni bıraktı gitti diye arkasından ağladığım insanın, gözyaşlarımın tek damlasına değmediğini öğrenmiş oldum bu sayede...
Pişmanım, ama sevdiğime, değer verdiğime...
Önemsediğime...
İnsan zannettiğime...
Duyguları var sandığım için pişmanım...
Aşk yok artık...
Yok benim lugatımda.
Benliğimde...
Cidden bir gıdım sevgim vardıysa onu da aldın gittin bu gece..
Bittin be.
Öyle bir düşmek ki bu gözden...
Öyle işte...
Ne teşekkür ne teessüf sana..
Hiçliksin artık bu bedende...
Bir hatadan başka hiçbir şey değilsin.
Pişmanım seni sevdiğimi zannettiğime.
Pişmanım...

Çarşamba, Eylül 07, 2011

Geçip giden zaman mı, hayat mı?

(04.09.2011 tarihinde, yazlıkta her zaman sallandığım salıncağımda kalbimden dökülen kelimeler topluluğu)

Bir yıl önce burda otururken kurduğum hayallerle, şimdi aynı yerde anımsadığım hayal kırıklıklarım arasında çok fark var. Zaman çabuk falan geçmiyor belki ama, her şey bir anda çok çabuk değişiyor. Bir yıl önce hayatımın uzun bir dönemini paylaştığım adamla, bozuk giden ilişkimizi onarma çabaları içinde, onunla ilgili hayaller kurarak oturuyordum bu salıncakta. Neler yapsak da ilişkimizin gidişatını kurtarsak diyordum. Oysa şimdi, biten o ilişkimi es geçersek, üstüne yaşadığım 19 günlük bir hayal kırıklığımın acısıyla boğuşuyorum yine aynı salıncakta. Evet 19 gün. Evet 3 yılla kıyaslanmayacak kadar kısa. Ama acısı daha taze olduğundan mıdır bilmiyorum ama daha çok yakıyor canımı. Belki de nedeni tamamen biteceğini beklemememden kaynaklanıyor, bilemiyorum. Aslında biliyorum da burada dile getiremiyorum. İkisinin de hatıraları başka başka. Asla kıyaslama yapamam aralarında. İkisinde de sevdiklerim başka çünkü. İlki bitmişti çünkü geçen sene bu zamanlar bitme sinyallerini vermişti. Çünkü artık sevgi yetmiyordu ve ben illa ki biteceğini biliyordum, hazırlıklıydım. Üzülmedim mi? Çook! Ağlamadım mı günlerce gecelerce? Ağladım! Bağıra çağıra ağladım. Ama biliyordum ki bitecekti. Hazırlamışım kendimi bu sona çoktan. Ve bitti. Acısı da dindi. Hoş hatıralar ve kalp kırıklıklarıyla bitti. Peki sonuncusunda ne oldu da, yas dönemi 3 yıllık biten ilişkiden bile uzun sürdü? Çünkü ben sığınacak bir liman aramıştım, ruhumu dinlendirmiş, yeni bir aşka hazır, konmaya yer aramıştım. O da yorgundu, yılgındı. O da liman aramıştı kendince. Ama hazır değildi. Bunu bile bile bana gel dedi. Ben bunu göre göre ona gittim. Sonra o hazır olmadığının daha da farkına vardı. Ve bitti. Hani bir şeyi çok istersin de olmayınca böyle mal gibi kalırsın ya. Hani tam ulaştım sanırsın, elinden uçup gider ya. Hani koyar ya. Hani can yakar ya. Öyle… Öyle canım yandı işte. Ha şimdi neden bu kadar uzun sürdü diye sorulacak olursa, ben nedenini çözdüm. Biliyorum. Bunun artık sürmemesi için ne yapmam gerektiğini, ya da nasıl halletmem gerektiğini bilemiyorum sadece. Ama tedavi görmeye başlamak bile bunun için bir adım değil midir? Kaybettiğim mutluluğumu geri kazanmaya çalışmak için didinmek de bir adım sayılmaz mı? Eğlenmek için çabalamak da savaşmak değil midir? Öyle. Dinleniyorum, ilaçlarımı içiyorum, gülüyorum, geziyorum, tozuyorum. Tekrar insan formuma geri dönüyorum… Yitip gidenler için de vah vah edip durmuyorum…

Perşembe, Ağustos 25, 2011

Ara lazım galiba bana...

Neden lazım, anlatayım.
Geçen gece yazdıklarımı -son 2 ayı- geri okuma yaptım. Ara ara geri okuma yaparım ben, bu iki ayda yapmamıştım, geçen gece yaptım. Farkettim ki, artık kendimi tekrar etmeye başlamışım. Dert yandığım şeyler aynı, dert yanma biçmim, kullandığım kelimeler, kurduğum cümleler aynı. Bu da kafamda sürekli aynı şeyleri aynı şekilde kurduğumu gösteriyor. Hayal gücümün sınırlarını zorlayıp da bir hikaye yazma girişiminde de bulunmamışım. Günlük yapmışım burayı resmen. Tamam burasının adı "İçimden bir ses", elbetteki içimden geçenleri yazacağım ama, bu kadar melankoli, yetmiş, artmış bence. Üretkenliğimin tükendiği hissine kapılmaya başladım. Kendimi zaten toplamaya ihtiyacım var, kafamı da toplamaya ihtiyacım var. Hayallerimin de dinlenmesi gerekmiş meğer.
Bu nedenle ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre buraya yazmamaya karar verdim. Kağıtlarımı, kalemlerimi tüketme zamanı şimdi. Çünkü yazı yazmadan duramam biliyorum...
Ve azda olsa beni okuyan sizlere, daha eğlenceli, daha az melankolik, depresyondan uzak yazılarla dönebilmek adına, kendimi nadasa bırakıyorum...

En kısa zamanda görüşmek dileğiyle...

Pazartesi, Ağustos 22, 2011

Bazen de gereksiz insanlara gereksiz anlam yüklersin...

Şimdi olay tamamen şöyle başlar;
Birileriyle tanışırsın yaşadığın müddetçe, bu değişmez bir gerçek.
Sonra insanları kendi gözünde kategorize edersin.
Değer biçersin önce, o değeri onlara verirsin.
Hata payı her zaman var.
Kimine az değer verirsin, sonra değeri artar yavaş yavaş, kimine birden çok değer verirsin sonra bir de bakarsın değersizleşmiş, düşmüş, bitmiş senin için.
İşte meselenin kitlendiği nokta tamamen burdan başlar.
Az değer verip de sonra gözünde değer kazanan insanlar çoğu zaman daha kıymetlidir, daha kalıcıdır hayatımızda.
Ama ya diğerleri?

Tanışırsın, sana kendini öyle bir gösterir ki, değer vermeye başlarsın.
Yeri gelir seversin, değeri giderek artar.
Sonra aşık olursun, o değer büyür büyür büyür, dağ gibi olur.
Sonra öyle bir şey yapar ki sana, verdiğin o kocaman değer, değersizlik anlamına bürünür.
Ve sen ona öyle çok değer vermiş olursun ki, başkalarına verebilecek değerin kalmamış olur.
Böylelikle insanlardan kaçmaya başlarsın.
Çünkü verecek değerin olmadığında bütün insanlar değersizdir gözünde.
Korkarsın insanlara yaklaşmaya, çekinirsin yeni insanlarla tanışmaya.
Kapanırsın kendi içine.
Elinde kalanlarla idare etmeye çalışırsın.
Ama bir yere kadar.
Onların değerini de arttıramazsın çünkü.
Sadece var olan değerleriyle yetinmeye çalışırsın.
Onlara da şüpheli gözlerle bakmaya başlarsın.
Verdiğin değerlerin bir gün yeniden değersizleşmesinden korkarsın.

Kısacası korkarsın.
Hayatına yeni insanlar sokmaya korkarsın.
Yeni insanlara güvenmeye korkarsın.
Herkese şüpheci gözlerle bakmaya başlarsın.
Ve bu seni daha da çekilmez bir insana dönüştürür.
Var olan arkadaşlıkların, dostlukların tükenir.
Yapayalnız kalmaya mahkum olursun.
...
Belki de en çok korktuğum şeylerden birisi bu benim.
Yalnız kalmak.
Dostlar değerlidir çünkü, kolay edinilmezler ama kolay kaybedilebilirler.
Bu yüzden onlara sımsıkı tutunmak gerek.
Var olanları kaybetmemek gerek.
Bu yüzdendir ki, her zaman yedekte bir değer bulundurmak gerek.
Tüm değerlerini asla tek bir kişiye yönlendirmemek gerek.

Ve geç de olsa bunu öğrendiğinde, zararın neresinden dönülse kârdır felsefesine sımsıkı tutunmak gerek...