Klasik bir insanım ben,
Klasik hikayeler severim...

Cuma, Ağustos 10, 2012

Bakalım hoş gelecek misin yeni iş hayatım...

Fazla tesadüfi bir şekilde bir iş görüşmesine gittim.
İlk iş görüşmemdi ve işe girebileceğimden hiç emin değildim.
Olaya "en azından iş görüşmesi tecrübesi olur" gözüyle baktım.
Belki de bunun verdiği rahatlıktı.
Bilemem.
Ama ilk iş görüşmemde işe alındım.
Mezun olmadığım-olamadığım-oldurmadıkları-için hiç umudum yokken, bir anda iş sahibi biri oldum.
Pazartesi günü işe başlıyorum bir aksilik çıkmaz ise.
Öyle işte.
Böyle de bir sevincim vardı. 
Paylaşmak istedim.



Bu da beni mezun etmeyen o iki o.ç. ye kapak olsun!

Pazar, Haziran 03, 2012

O Gün Geldi...

O gün geldi mi?
Hani uzun gibi olan bir süredir beklediğin o gün geldi mi?
Bekleyip beklemediğin önemli değil, o gün geldi mi?
İlla ki geleceğini bildiğin, sürekli ertelediğin o gün, korktuğun, gereksiz yere korktuğun, korkulacak bir şey olmamasına rağmen korktuğun o gün.
Sen günden değil kendinden korktun hep.
Hep kendinden.
Ne olacak ki o gün geldiğinde?
Ne olabilir ki?
Bilmiyorsun.
Bilinmezlikten korkuyorsun.
Olup bitse, büyümese...
Bekledikçe büyüyen bir korku, erteledikçe artan bir gerilim.
O gün geldi.
Bekle.
Az daha.
Yüzleşmek istemediğin şeylerle yüzleş.
O gün geldi.
Kaçma.
Kaçarak bir sonu gelmeyecek.
Sabret.
O gün geldi.
Ağlama.
Sen korktukça canavar devleşecek.
Korkmuyorsun.
Neden korkasın ki?
Yüzleşmek kaçtığın bir şey olmadı hiç senin.
Şimdi neden kaçasın ki?
Kaçma.
Yüzleş.
Sonra da sil at.
Yok et.
Korkma.
Hepsi bugün, şimdi, burda bitecek.




- bitemedi.sen değil o yüzleşmekten korktu ve vazgeçti-




(02.06.2012-topluca yazı yazma gününde yazdığım bir yazı)

Cuma, Mayıs 25, 2012

Olmadı Baştan...

Yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı? - Nazım Hikmet

Hayat bazen çok böyle değil mi?
İstiyoruz ve olmuyor diye, gözyaşı dökmek niye?
Karşılık beklemeden yapılmalı bence sevmek.
Sadece sevmek.
Nerde okuduğumu anımsayamadığım bir yerde diyordu ki, "ben sadece kendimden emin olabilirim seni sevdiğimden, sen istediğin kadar seni seviyorum de bana bunu kanıtlamayazsın" bu tarz bi yazıydı işte.
Doğru bence.
Sadece sevmekle yükümlüsün.
Karşı tarafa tek bir kelime bile edemezsin.
Etmemelisin de..
Öyle işte...






(anlatmak istediklerimi anlatamadığım çok saçma bir yazı oldu bu evet!)

Perşembe, Mayıs 17, 2012

Yalan olan sevişmelerimizdi...

Sevgi yoktu aramızda, aşk da.
Belki sadece biraz tutku.
Sevgi bende çoktu, aşk da.
Ama ikimizi de çemberine alabilecek kadar çok olmadı hiç bir zamanda.
Ellerimi uzatma amacı onları tutmandı, oysa sen tutmadın.
Gözlerine bakarken içim titremişti, senin hisselerin farklıydı.
Ben sadece sevmek istedim, sen sevişmek.
Ben sonsuzda kadar beraber olalım dedim, sen tek gece.
Sonunda senin istediğin oldu, her şey tek bir gecede son buldu.
Aramızda aşk yoktu, aşk bir tek bende vardı.
Yalan olan sevişmelerimizdi..
Çünkü bir tek onlar sende kaldı...

Çarşamba, Mayıs 09, 2012

İstanbul'da Birikenler...

"Sevgili Günlük" diye başlanabilitesi olan bir yazı olabilir aslında bu.
Zaman hızlı geçti, ben yazı yazamadım özür dilerim falan gibi safsatalarla dolu da olabilir..
Ama hayır.
Hissettiklerim değil de yaşadıklarımı yazacak olmamdan kaynaklanan bir kafa karmaşası da bunu bir "Günlük" yapabilir.

Gün gün değil yazacaklarım.
2 haftalık bir tatil süresini kapsıyor.
2 haftalık mini öykü belki de..
Çok şey sığdırmadım belki bu tatil dediğim aslında sadece gezmek tozmak olan süre zarfına..
Gezdim, yoruldum, eğlendim, aşık oldum, terk ettim-edildim...
Olmayacağını bildiğim bir duaya sadece 1 günlük amintobello dedim...
Sonra geçti.
Zaten çok sevdiğim bir insanla yüzyüze tanıştım.. Daha çok sevdim..
Yeni bir dost edindim.
Kule kule gezip salak prensi arandım, ki aranmayacağıma kendime söz vermişken...
Yine de bulamadım zaten..
Huzur buldum ev yapımı şarap kadehleri dostlarla kalkıp inerken...
Geri dönmeyi hem hiç istemedim, hem de özledim..
Karmaşık duygularla gittiğim İstanbul'dan, daha karmaşık, daha yorgun, ara ara kendinden emin, biraz değişmiş, biraz yenilenmiş döndüm..
Hala İzmir'in sakinliğine alışamadım belki ama, özlediğim ilk şeyin bu olmasını garipsemedim...

Edindiğim dostlar, yaşadığım anılar.. bunları kaydettim..

2 hafta nasıl geçti anlamadan, döndüm ve geri geldim..

Salı, Mart 06, 2012

Yağmur


05.03.2012/21:30

Beyaz çizgilerin kesiksiz olduğu düz bir yolda ilerlerken, önüne çıkan sakin bir kaplumbağa yüzünden frene asılmak zorunda kaldı. Arabadan inip kaplumbağanın yanına yanaştı. Sakince onu kucağına aldı, biraz sevdi ve sonrasında yolun kıyısındaki ormanlık alana bıraktı. Arabasına binip yoluna devam etti. Biraz daha ilerde birbirleriyle oyun oynayan neşeli köpeklere rastladı. Yanlarından geçerken onları izledi, hayatın bu kadar dertsiz, eğlenceli olabilmesini dileyerek yoluna devam etti.

Hava yavaşça kararmaya, kara kara bulutlar bir ataya gelmeye başlamıştı. Yol bitmeden yağmur başlamasın diye umut etmek istedi ama nafile… Yağmur bardaktan boşalırcasına aniden bastırdı. Silecekler yağmurun hızına yetişemez olmuştu. Yavaşladı. Yol giderek kıvrımlaşıyor, yağmur en hızlı halini almaya başlıyordu.

Arabayı sağa çekip iç lambasını yaktı. Daha fazla bu yağmurda gidemeyeceğini düşünüyor, kendini tehlikeye atmak istemiyordu. Radyoda sık sık dinlediği frekansları aradı ama ya bulunduğu yer, ya da delicesine yağan yağmur nedeniyle radyonun doğru dürüst çekmediğini fark etti. Torpido gözündeki CDlere bakındı. İçlerinden bir tanesini annesi için almıştı. Annesi çok severdi, onu taktı, gözlerini kapattı. Yağmurun ve müziğin sesi birbirine karıştı. Dışarıdan belli belirsiz kaçışan hayvanların sesleri gelmekteydi. Kaplumbağayı düşündü, yağmurdan saklanabilmiş miydi? Peki ya oynaşan köpekler? Hatta ormanda bulunan tüm canlılar…

Gözlerini daha sıkı kapadı, annesini düşündü. Geç kaldığı için onu merak edecekti. Telefonunu alarak onu aramaya çalıştı. Ama durduğu yerin sapalığı yüzünden telefonu da çekmiyordu. Yağmur daha da hızlandı.

Onun şehirden bu kadar uzağa taşınmasına neden olan olaylar serisini düşündü. Gözleri doldu, ruhunu havanın karamsarlığı kapladı. Neden insanları anlamak için uğraştığı kadar insanlar onu anlamak için uğraşmıyordu? Hayatına giren, hayatında hep var olan, hayatına bir gün girebilecek olan insanlar onunla neden empati kuramıyordu?

Durdu. Gözlerini daha sıkı yumdu ve hatıralarından kurtulmaya çalıştı. Yağmur daha da hızlandı. Belki de artık dolu yağıyordu. Emin olamadı. Müziğin sesini biraz daha açıp, arabanın iç lambasını söndürdü. Silecekleri kapattı, arabanın kapılarını kitledi.

Bağıra bağıra ağlamaya başladı. İçindeki zehri atmaya çalışırken ne kadar zaman geçti bilmiyordu. Arabadan indi, yüzünü bulutlara çevirdi, yağmura gözyaşlarındaki zehri karıştırdı. Yağmur dinene kadar ağladı.

Yağmur dindiğinde ormandaki toprak kokusunu ciğerlerinin en derinine kadar çekti ve yoluna devam etti.

Ormanı geçti, şehrin puslu, kirli havasına yeniden girdi. Eskiden “evim” dediği, şimdiyse nefret ettiği apartmanın önüne geldi. Aynasına son kez bakıp yüzünü kontrol etti.

Ve arabadan indi…

Salı, Şubat 28, 2012

Belirsizlik

Elinde boş şişeler, etrafa saçılmış abur-cubur parçaları, yağan yağmurun sesi, esen rüzgarın uğultusu, saçlarında biriken yağlar, gözlerinden akmış birbirine karışmış kalem ve rimel, üstünde yırtılmış bir T-shirt...
Nerede, neden, nasıl bir şekilde orada bulunduğunu canlandıramadığı hafızası, gözlerini açtığında dönen başı, bulanan midesi, kendini hareket edemeyecek kadar yorgun hissetmesi...
Hayalinde canlanan danslar, uzaktan gelen bir müzik, sigara dumanı, alkol, kusmuk kokusu, havasızlık hissi, yağmurun sesi...
Bitmek bilmeyen baş ağrısı, bakınıp bulamadığı çantası, sahi kıyafetleri nerede ki?
Bir an önce ayaklanıp oradan çıkma isteği...
Ama başaramaması...



(Uzunca bir zaman sonunda kendimi değil de bir kurguyu yazıyor olmak kadar mutlu eden bir şey olamaz sanırım şu anda sanki.)